“Bir arayış varsa bulunacak bir şey olmalı. Kişi kendini saf bir arayışın içinde boğmak yerine bir çıkış bulmaya yöneltmeli. Derinlerden yükselen buyruk, acımasız, ses, sert, aldırışsız seni hiçe sayarak geliyor: Arayış önemlidir, ama arayıştan da önemlisi, en önemlisi bir çıkış bulmaktır. Yaşamda bir yere doğru çıkmaktır. Yaşamı bir yere, bir yöne doğru açmak, bir yaşam yaratmaktır.” Durağan, sıkılgan, renksiz bir dünya sunuyor Ayhan Geçgin Gençlik Düşü’nde. Gençlikle hiç de örtüşmeyecek bir dünya. Öyle bir dünya ki, zamanı gelecek ve o yeni hayat başlayacak, gençliğinde düşünü kurduğun her varsa kavuşacaksın umudu vermek istiyor belki, o kadar bulut var ki veremiyor. Nitekim “umut ha!” diye bağırarak bitiyor roman. Anlatının sıkıcılığı, tüm o iç sıkıntısını yaşatıyor karakterin okuyucuya. Bir şehirde bocalamak, yerleşememek, hep eşelenmek… Bir işin ucundan tutmayışı –asla tutamayışı değil- ve kendine yazmak üzerine oluşturduğu o baskı, biraz aylak adamcılık, biraz tutunam...
Haftalardır çok konuşulan, hem okuyup hem izlediğim Hamnet üzerine birkaç söz edeceğim. Ama peşinen söyleyeyim: Sevmedim. Hamnet, çoğu yerde söylendiği gibi Shakespeare’in oğlu Hamnet’in ölümünü anlatmıyor. Roman, Agnes’in hayatındaki dönüm noktalarını ve bunların en büyüğü olarak oğlunun kaybını merkeze alıyor. Kitabın birinci bölümü Agnes ve Shakespeare’in karşılaşmalarından öncesini, karşılaşmalarını ve bir aile olmalarını; ikinci bölümü ise oğullarını vebada kaybetmelerini anlatıyor. Asıl çarpıcı olan bu ikinci bölüm: Bir annenin yasını, dünyasının nasıl yerle bir olduğunu, bir babanın ise yasla mücadele biçimi olarak yaratıcılığa nasıl sığındığını anlatıyor. Kitap benim için bütünüyle Agnes’in hikayesi; filmse ziyadesiyle Shakespeare’in. Peki ya Hamnet/Hamlet? Evet, ortada bir Shakespeare var. Ama romanda adı hiç geçmiyor. Ne William ne Shakespeare… “Agnes’in kocası”, “Hamnet’in babası.” Yazar bu vurgudan özellikle kaçınmış, çünkü bu hikayenin öznesi Shakespeare d...