“Bir arayış varsa bulunacak bir şey
olmalı. Kişi kendini saf bir arayışın içinde boğmak yerine bir çıkış bulmaya
yöneltmeli. Derinlerden yükselen buyruk, acımasız, ses, sert, aldırışsız seni
hiçe sayarak geliyor: Arayış önemlidir, ama arayıştan da önemlisi, en önemlisi
bir çıkış bulmaktır. Yaşamda bir yere doğru çıkmaktır. Yaşamı bir yere, bir
yöne doğru açmak, bir yaşam yaratmaktır.”
Durağan,
sıkılgan, renksiz bir dünya sunuyor Ayhan Geçgin Gençlik Düşü’nde. Gençlikle
hiç de örtüşmeyecek bir dünya. Öyle bir dünya ki, zamanı gelecek ve o yeni
hayat başlayacak, gençliğinde düşünü kurduğun her varsa kavuşacaksın umudu
vermek istiyor belki, o kadar bulut var ki veremiyor. Nitekim “umut ha!” diye
bağırarak bitiyor roman.
Anlatının
sıkıcılığı, tüm o iç sıkıntısını yaşatıyor karakterin okuyucuya. Bir şehirde
bocalamak, yerleşememek, hep eşelenmek… Bir işin ucundan tutmayışı –asla
tutamayışı değil- ve kendine yazmak üzerine oluşturduğu o baskı, biraz aylak
adamcılık, biraz tutunamayanlarcılık, belki biraz Oblomovluk hatta.
Ankaralılık…
Ah Ankaralılık. Şehirde sevmediğim her ne varsa roman o Ankara ile çevrili. Ama
yalnız Ankara’da değil tüm şehirlere sinmiş bir karabulut var sanki. Hele “Bir
Özgeçmiş Denemesi” bölümünde İstanbul için söylenen şu sözler:
“…Burası
bir memleket olamazdı; buraya gelinebilir, ömür boyu yaşanabilir, hatta
ölünebilirdi, ama burada doğulamazdı. Burası doğum yeri olamazdı.”
İstanbul’da
büyüyüp de üniversite için Ankara’ya giden gencimiz Ankara’da semt semt
gezdirecek bizi kitap boyunca. Oysa İstanbul’u sahne sahne gözümüze sokmayacak,
çok çok şunları diyecek:
“…Sanki kent de yolları,
meydanları, parkları, alanları, köprüleri, kıyılarıyla insanlardan,
kalabalıktan, dolup dolup boşalmaktan bıkmıştı da bu ender bulduğu tenhalığı,
ıssızlığı, bu canlı sessizliği içine çekiyor, uzatıyor, oyalanıyor, bırakmıyor,
içine gömüldüğü sessizlikte insanın yeryüzünden silineceği zamanı bekliyordu.”
İki
kahramanlı bir anlatı bu. Bir yazarımız var. Yazmaya çabalıyor. Onu kendi yazı
odasının başında, eşiyle olan ilişkisindeki çıkmazlarında görüyoruz. Karısı ona
güveniyor, bir gün bir şeyler yazabileceğine hep inanmış, hayranlık duymuş
yazabilme ihtimaline… Ve bu yazamayan yazarımızın yazma serüvenine şahit
olduğumuz yine yazamayan bir ana karakteri var. Bir baltaya sap olamadım
dememek için yarıda bıraktığı üniversitenin üzerine bir de felsefe okuyor!
Kitaba
girmek zor. İçine alması zaman alıyor. Ağır, ağdalı cümlelerle suya girerken
bir buz tesiri yapıyor ama girdikçe alışıyorsun, yer yer hoşuna da gidiyor.
Karakterin
güzel tespitleri var. Yaşam aşkı dediği, açıklıklar özlemi dediği, yanında
taşıyıp durduğu ama nereden geldiğini bilmediği felaket duygusu gibi.
“Düşünüyorum, bugün bu dünyada bir
yer bulamayıp gezinip duranlar, tüm o göçenler, kıtaları aşmak için yola
koyulanlar, şu hiçbir yerde duramayıp öteye beriye kendini vuranlar, bir yerde
kalmak, yerleşmek isteyip de vardıkları yerlerden ertesi günü kaçarcasına
ayrılanlar, bütün o gezmek istemeyen gezginler, aldıkları yolları bir yük gibi
taşıyanlar, evsiz barksızlar, yeri yurdu olmayanlar artık yerleşmek, yaşamak
için değil, henüz farkına varmamış olsalar da ölmek için bir yer arıyorlardır
belki.”
Çocukluğunda
okumak denen gizli dünyayı keşfetmesini anlatan karakter diyor ki:
“Okumak beni yalnızlaştırdı, beni
benden sürdü diyemem, belki tersi daha doğrudur, daha önce sürülmüş olduğum,
bana aynı zamanda sonsuzluğu duyuran kesin yalnızlığı hissettiğim için okumak
beni bu kadar sarmıştı.”
Bu haliyle bu kitabı okumayı tercih eden hemen her okur bağ kuracaktır
bu çocukla. Ama düşlerinin peşine düştüğünü düşünürken hiçbir şey yapmayan o
genç, sahiden itici, yer yer anti-kahraman hatta.
Aşklarına,
yolculuklarına, babası olan ilişkisinin yüzeyselliğine, evden gelen paraya bel
bağlayıp da çalışmaya asla gerek duymamasına, arkadaşlarıyla olan ilişkilerine,
arkadaş çevresinin tekinsizliğine… Babasının, kendisine de miras kaldığına ikna
olduğu sessizlik huyunu kendi babasından aldığına inanıyor. Nesiller boyu devam
eden bir sessizlik hali! Kimileri çok konuşur, kimileri çok susar:
“Bu nesilden nesile geçen kör,
inatçı, sağır bir kulak gibi bir suskunluk. Bazen dayanılmaz geliyordu.
Babasından dedeme, dedemden babama, babamdan da herhalde bana geçmişti. Ama
sanki diyelim dağlardan, dağlar arasına sıkışmış vadilerden, kurumuş dere
yataklarından, ölmekte olan ağaçlardan geliyor, insanların bir türünü seçiyor,
kendi neslini sürdürür gibi onlarla kendini sürdürüyordu. Ama gevezeler de
vardı, anlatıcılar, hikayeciler, söze dökücüler, topluluğu anlattıklarıyla
güldürenler, eğlendirenler. Belki aynı şey kendini paylaştırmıştı, bunlara
böyle taş gibi bir suskunluğu, diğerlerine de bolca sözü vererek. Çünkü taş
gibi suskunlar da içten içe ya da açıkça küçümseseler bile ötekileri dinler,
anlattıklarına güler, onları onaylarlardı. Bazen karşı çıkarlardı ama her koşulda
öykülerine katılırlardı. Ötekiler de sanki özellikle onlara dikkat ederlerdi,
anlattıklarının etkilerini görmek için öncelikle onlara bakarlardı. Belki bu
iki türün varlıkları bozularak ya da birbirine karışarak da olsa hâlâ
sürüyordur. Bugün de bir topluluk içinde konuşanın yanında mutlaka bir de
konuşmayan, sert bir suskun vardır belki.”
Bu kitap
ne anlatıyor derseniz: Anlamak ve yazmak üzerine bir kitap bu. Zihinde dönüp
duran sorgulamaların odağında en çok bu ikisi var. Ve çok satırında felsefe
var.
“Anlamak dönüşmektir, başka bir
şeye dönüşmektir. Birini ya da bir şeyi anlamak ama ona katılmamak gibi
dışarından bir konum yoktur. Anlamak, birini, bir şeyi, bir hayvan, bir bitki
ya da bir kaya parçasını ona dönüşmektir, bedensel olarak, kanda, sinirlerde,
kaslarda, ondan bir parçanın içinde büyümesidir. Sen ya da o olduğun oranda,
belki artık ne sen ne de o olan bir yere doğru gitmektir, anladığından dahi
başka bir şeye dönüşmektir.”
Ama paragraflar aralarına serpiştirilen felsefenin yanında, çok fazla
tekrarlayan duygu var. Aynı iç sıkıntısının türlü türlü hali var. Sanki iç
sıkıntısı denen o melun karanlık ne kadar çok, ne kadar detaylı betimlenirse o
kadar anlayacağız karakterin ruh halini. Bana biraz fazla geliyor. Evet varoluş
sancıları çekiyoruz, genciz de hiç mi gülmez yüzümüz? Dünyada sahiplenilecek
hiç mi güzel duygu yok! Yazarların yazmakla olan kavgasına aşinayızdır ama bu
kitapta hem Ayhan Geçgin, hem anlatıcı, hem kurguladığı karakter; çok fazla
yazmakla mücadele eden yazar tipi var. Evet altı çizilmeye değer çok cümle var
ama bir o kadar da okurun ‘anlatsan da bitse artık’ dediği uzatmalar var. Sanki
yarısını atsanız eksilmeyecek değerinden. Uzun ve renksiz betimlemeler Rus
klasiklerinde nefret ettiklerimi anımsatıyor. Bu kadar detaylı bir manzara
betimlenmese ne eksilirdi okuma deneyimimden diye sorduğum çok yer oldu.
Ve nihayetinde gençlik geldi geçti. Yitip gitti elden. Belki hayat asıl
şimdi başlayacak ama bu denli başarısızlık hissi gelecek için (kitabın son
cümlesinde olduğu gibi -umut ha!-) umut vadetmiyor.
Yorumlar
Yorum Gönder