Ana içeriğe atla

Ercan Kesal & Yenal Bilgici’den bir nehir söyleşi: İSİM ŞEHİR FİLM ROMAN üzerine birkaç kelam

Yaz sonuna doğru çıkacağım Urla seyahati için, Bursa’nın sevdiğim küçük kitabevlerinden Ezgi Kitabevine gidip kendime iki kitap seçerken kıpkırmızı kapağıyla “İsim Şehir Film Roman” adını taşıyan bu kitabı tereddütsüz aldığımı hatırlıyorum. Urladam’dan yola çıkarak Ercan Kesal, Urla’da bana eşlik edecek en doğru isim olurdu ne de olsa…

Hayat bir pazar yerinden kulağımıza taşan seslerden başkası değildir.” diye söze başlayan Ercan Kesal’i tanımam. Göz aşinalığım vardır, başrol oyuncusu olduğu diziler ve filmler elbet gözüme çarpmıştır ancak izlemişliğim yoktur. Takip ettiğim bir oyuncu, yönetmen ve yazar değildir yani. Ancak bu kitabı okuduktan sonra entelektüel seviyesi ve hayata bilgece bakışı ile beni kendisine hayran ettiği bir gerçek.

Yenal Bilgici’nin Ercan Kesal ile yaptığı bir nehir söyleşi niteliği olan bu kitaptan önce de bu iki isim söyleşi (Cebimdeki Ekmek Kırıntıları) yapmışlar. Ayrıca Kesal’in başka kitapları da var, bunlar da şimdilik sıramda. Ama bu kitapta Bilgici ve Kesal, tam da kitabın adına uygun biçimde, birçok kişiden, kitaptan, filmden, yer yer bazı dizelerden, alıntılardan yola çıkarak zengin de bir entelektüel dünya sunuyorlar bize. Yalnız Ercan Kesal değil Yenal Bilgici de katkı sağlıyor bu birikime ve önsözde diyor ki:

Bana kalırsa bir sohbetin akışında en güzel anlar bunlardır. Bu kitap, şu film, o kişi, bu şehir… Biri diğerinin de kendi sevdiği o şeyi yapmasını; o isimle, o şehirle, o filmle, o romanla tanışmasını isteyince kalpler arasında görünmez bir köprü kurulur; sohbet o köprünün üzerinde bir o tarafa bir bu tarafa dolaşır.

Bence de öyle… Sevdiğimiz insanlarla, sevdiğimiz her şey hakkında konuşmayı severiz. Ortak noktalar bulduğumuzda mutlu olur, bağlarımızı kuvvetlendiririz. Uzun kış gecelerine hazırlanırken elimin altında dursun diye bu kitapta adı geçen filmlerden, kitaplardan, yazarlardan bir liste yaptım kendime. Bu iki üretken ismin anılarının arasına serpiştirilmiş bu zihin dünyasından şunları çıkarmayı görev bildim. 

10 maddede paylaşıyorum ki birilerine daha ulaşsın:

  1.  İlk sırayı tabii ki Ercan Kesal’ın senaryo yazımında da yer aldığı Bir Zamanlar Anadolu’da ve yine kendi eseri olan Nasipse Adayız filmlerine veriyorum. Ercan Kesal’a en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi senaryo dahil beş ödül kazandıran Nasipse Adayız filminin yapım sürecini anlatan bir de belgesel varmış bu arada: Bir Zamanlar Adaydım.
  2. Belgeselden bahisle ilk kez denk geldiğim “Bir Rüya Gördüm, Anlatsam da Anlamazsınız” isimli, yönetmenliğini Burcu Ayşe Esenç ve Cantekin Cantez’in yaptığı, Ubıhça konuşan son insan Tevfik Esenç üzerine çekilmiş belgesel en merakımı çekenlerden oldu.
  3. Kitap boyunca Tarkovski filmlerinden Nostalji, Solaris ve Mühürlenmiş Zaman ve tabii ki Bergman sineması sık sık karşımıza çıkıyor. Bu sonbahar kış sezonunda izlemeye nereden/kimden başlayacağımız belli.
  4. Söyleşide adı geçen ve beni şaşırtan kitapların bir sıralamasını yapmak çok zor: Homeros’un Odysseia’sından Platon’un Dostluk ve Şölen’ine, Evliya Çelebi Seyahatname’sinden Binbir Gece Masalları’na, Kemal Tahir’in Devlet Ana’sından Vamık Volkan’ın Ölümsüz Atatürk’üne ve oradan Paul Auster’ın Şans Müziği’ne geniş ve renkli bir yelpaze…
  5. Hâlâ okumayan kaldıysa Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı ve Stefan Zweig’ın İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Marcel Prost’un Kayıp Zamanın İzinde’si; ayrıca kitaplarından bağımsız yer yer adı geçem John Steinbeck, Gabriel Garcia Marquez, Fernando Pessoa da cabası… Tabii ki yakın ilişki içinde olduğu Metin Erksan başta olmak üzere birçok isme atıf var: Halit Refiğ, Oğuz Atay, Gülten Akın, Ahmet Erhan ve daha nice isimler anılıyor kitapta…
  6. Türk edebiyatında nostaljinin izini sürerken anılan yazarlarımız Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdülhak Şinasi Hisar, Ercüment Behzat Talu, Nahid Sırrı Örik, Refik Halid Karay, Falih Rıfkı Atay... Gerçekten de özellikle çok özlediğim İstanbul’u en güzel anlatan yazarlar benim için bunlar olsa gerek, nostaljiseverler bu listeye gönülden hak verdi. Ve yine edebiyatımız için kıymetli diğer isimler arasında: Sabahattin Ali, Necati Cumalı, Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, Cahit Sıtkı Tarancı, Turgut Uyar, Ergin Günçe var…
  7. Nostaljiden bahisle biraz da filmlere geçelim: Atıf Yılmaz’ın “ultra-nostaljik” Ah Güzel İstanbul’u, Yavuz Turgul’un Muhsin Bey’i, Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı
  8. Kesal’ın “Tanpınar Olsa Bu Filme Bayılırdı” listesinde yer alan Kieslowski’nin Aşk Üzerine Kısa Bir Film’i; Yunan sinemasının öncü yönetmenlerinden Teodoros Angelopulos filmleri bir yana; kült filmlerimizden Yılmaz Güney’in Yol’u başta olmak üzere yol bahsinde önerilen filmler:  Xavier Koller/Umuda Yolculuk, Şerif Gören/Katırcılar, Nuri Bilge Ceylan/Bir Zamanlar Anadolu’da ve senaryosunu yine Ercan Kesal’in yazdığı Anons ile Kesal’ın, “zarifçe kaybeden bir karakteri oynuyorum” dediği, Mahmut Fazıl Coşkun yönetmenliğindeki Yozgat Blues, son olarak Kaan Müjdeci’nin Sivas’ı.
  9. Türk sinemasının hatırlamaya değer örnekleri dışında dünya sinemasından tavsiye edilen filmler: Aynı isimli romandan uyarlama James Ivory’nin yönettiği Günden Kalanlar, François Truffaut’nun 400 Darbe isimli filmi, Abbas Kiyarüstemi’nin Arkadaşımın Evi Nerede adlı filmi, Mecid Mecidi’nin Cennetin Rengi, Sergio Leone’nin Bir Zamanlar Amerika’da filmi, Cafer Penahi’nin Daire ve Ayna isimli filmleri…
  10. Ve nihayet kitapta altını çizdiğim sayısız cümle var ama şu iki ayrı bölümden yapacağım alıntılarla bitirelim. İlk alıntı keder, yas, insanın sürekli mutluluğu üzerine bir sohbetten alıntı:

“Kederli insan dünyaya daha şeffaf bakar. Daha çok vazgeçer. Israrcı değildir. Üzüntüyle baktığın zaman hayatında başka bir veçhe açılıyor. Gözünün önündeki perde yırtılıyor. Orada başka bir yerden okuyorsun olanları. Gerçeklik pekişiyor. Üzüntü tüketimi de engelliyor. Seni sistem için lüzumsuz bir bireye dönüştürüyor. İyi bir model değilsin o zaman. İşe yaramazsın. O yüzden üzülmemen, kederlenmemen lazım.”

İkincisi ise uzun yıllardır kasaba-şehir çatışmasını yaşayan biri olarak Kesal’ın köye, kasabaya, şehre dair anlatısı, ki tamamını okursanız nasıl lezzetli bir anlatım:

“Kasaba bir ara formdur. Ne köylü ne de şehirlisin. Bir yandan da hem köylü hem şehirlisin. Kasabalı köye dönmek istemez; köyü aşağılar, kendini yukarıda görür. Zaten köye, köylüye çok kıymet vermez. Ama şehre de gidemez. Oraya bir özlem duyar, merak eder ama şehirden de kendini aşağıda görür. Bocalar. Bir gün o bocalama da sona erer ve şehre gider, işte o güne kadar şehir ile köyün arasında sıkışıp kalır. Bu arada kasabanın bütün tuhaf hastalıkları, gerilimleri, açmazları da ruhuna siner.

Tekinsizdir kasaba…

Kasaba iz bırakır. Her kasaba bırakır. Tabii coğrafyaya göre de değişir izler. Her halükarda tekinsizdir kasaba.”

Çocukken en sevdiğim oyunların başında gelir isim şehir. Belki de ondan çok sevdim bu kitabı. Umarım siz de okur ve seversiniz.





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Okunan ve İzlenen Hamnet

Haftalardır çok konuşulan, hem okuyup hem izlediğim Hamnet üzerine birkaç söz edeceğim. Ama peşinen söyleyeyim: Sevmedim.  Hamnet, çoğu yerde söylendiği gibi Shakespeare’in oğlu Hamnet’in ölümünü anlatmıyor. Roman, Agnes’in hayatındaki dönüm noktalarını ve bunların en büyüğü olarak oğlunun kaybını merkeze alıyor. Kitabın birinci bölümü Agnes ve Shakespeare’in karşılaşmalarından öncesini, karşılaşmalarını ve bir aile olmalarını; ikinci bölümü ise oğullarını vebada kaybetmelerini anlatıyor. Asıl çarpıcı olan bu ikinci bölüm: Bir annenin yasını, dünyasının nasıl yerle bir olduğunu, bir babanın ise yasla mücadele biçimi olarak yaratıcılığa nasıl sığındığını anlatıyor. Kitap benim için bütünüyle Agnes’in hikayesi; filmse ziyadesiyle Shakespeare’in. Peki ya Hamnet/Hamlet? Evet, ortada bir Shakespeare var. Ama romanda adı hiç geçmiyor. Ne William ne Shakespeare… “Agnes’in kocası”, “Hamnet’in babası.” Yazar bu vurgudan özellikle kaçınmış, çünkü bu hikayenin öznesi Shakespeare d...

Ayhan Geçgin, Gençlik Düşü: Karamsar bir gençliğin yetişkinliğe var(amay)ışı

  “Bir arayış varsa bulunacak bir şey olmalı. Kişi kendini saf bir arayışın içinde boğmak yerine bir çıkış bulmaya yöneltmeli. Derinlerden yükselen buyruk, acımasız, ses, sert, aldırışsız seni hiçe sayarak geliyor: Arayış önemlidir, ama arayıştan da önemlisi, en önemlisi bir çıkış bulmaktır. Yaşamda bir yere doğru çıkmaktır. Yaşamı bir yere, bir yöne doğru açmak, bir yaşam yaratmaktır.” Durağan, sıkılgan, renksiz bir dünya sunuyor Ayhan Geçgin Gençlik Düşü’nde. Gençlikle hiç de örtüşmeyecek bir dünya. Öyle bir dünya ki, zamanı gelecek ve o yeni hayat başlayacak, gençliğinde düşünü kurduğun her varsa kavuşacaksın umudu vermek istiyor belki, o kadar bulut var ki veremiyor. Nitekim “umut ha!” diye bağırarak bitiyor roman. Anlatının sıkıcılığı, tüm o iç sıkıntısını yaşatıyor karakterin okuyucuya. Bir şehirde bocalamak, yerleşememek, hep eşelenmek… Bir işin ucundan tutmayışı –asla tutamayışı değil- ve kendine yazmak üzerine oluşturduğu o baskı, biraz aylak adamcılık, biraz tutunam...